Yangınlar devam ederken

Yazı ve fotoğraflar: Ayşe Adanalı

 

Bodrum’dan Marmaris İçmeler Mahallesi’ne doğru giderken sağımda uçsuz bucaksız bir çam ormanı, hemen yolun kenarından başlıyor. Tamamen yanmış. Yangınlara daha fazla yaklaşmadan burada biraz durmaya ihtiyacım var. Çünkü buraya gelmeden önce, internette paylaşılan yangın videolarını izlemeye dahi tahammülüm yoktu. Durduk. Ormana gidip bir taşa oturdum.

Sessizlik. Zifiri sessizlik. Çıt yok. Şehir gürültüsünden kaçıp kafa dinlemek için sessizliğe, ormana gideriz ya; ormanın sesine gidiyormuşuz. Ormanın sessizliği benim ölüm algımı aşıyor.

Ormanın içi köze kalmış mangal gibi hâlâ sıcak. Mangaldan bir adım uzaklaşıp sıcaktan kurtulursun, burada kurtulamıyorsun. 

Bir süre sonra yanımda biri burnunu çekiyor, ormana bakarak sessizce ağlıyor. Abdullah; hemen yolun karşısında, sahil hattındaki otellerden birinde çalışıyormuş. Sanki yangından yeni çıkmış gibi sırılsıklam terli: “Abla çok geç geldiler, çok geç geldiler. Abla kaç defa aradık. Biz bir şey yapamadık, çok fenaydı, çok fena. Birkaç tane hayvancığı zar zor kurtarabildik. Kurtarmak için daldık, ama daha fazla ilerleyemedik alevlerden. O hayvanlar hep öldü abla, hepsi öldü.” Otelin bir köşesine barınak yapmışlar, yangından kurtardıkları hayvanlarla ilgileniyorlar şimdi. Sıklıkla ormana gelip canlı hayvan var mı, bakıyorlar. 

Gitmek için doğruluyorum. Tam kalkarken solumda, yerde bir kaplumbağa. Yanmış. Öylece duruyor. Bir kez daha doğrulmayı deniyorum. Onun arkasında bir tane daha. Bir tane daha. Ve bir tane daha… Onlarca cansız kaplumbağa, ardı ardına, öylece duruyor. Üflesem canlanacakmış gibi. 

İçmeler’e doğru ilerliyoruz. Ters yön trafiği tıkalı. İnsanlar yangından uzak bölgelere akın ediyor. Sahile doğru ilerledikçe nefes almak güçleşiyor. Farklı yönlerde devam eden yangınlardan dolayı fazlaca duman ve is var. Havadan ağır ağır kül parçaları savruluyor. İçmeler Mahallesi’nde su ve elektrikler kesik. 

Meydanda yardım çadırı kurulmuş. Büyük bir kalabalık var: belediye ekipleri, çeşitli dernekler ve kuruluşlar, halktan gönüllüler. Aralarına girdiğimde biri bağırıyor: “Araca doğru sıra yapalım, sular elden ele, hadi hadi!” Cengiz de kalabalıktan biri, Marmaris esnaflarından: “İtfaiyecilerin iç çamaşırı ve çoraba ihtiyacı varmış. Biz de esnaf olarak onları toparladık, ekiplere ilettik. Birazdan dağıtılmak üzere yola çıkacaklar.” Meydanda hareket aralıksız devam ediyor. 

Destek için müdahil olabileceği anı bekleyenlerden biri Erol Parlak. Evi meydana 200 metre uzaklıkta. Yangının çıktığı ilk noktalardan biri. Birlikte evine doğru yürümeye başlıyoruz. Zaten üç dört dakika sonra ulaşıyoruz. Evi ile ormanın başlangıcı da yaklaşık 150-200 metre. 

Erol, yangının çıktığı günün hâlâ etkisinde: “400 metre geriden başlayan alevlerin bulunduğumuz noktaya varması en fazla beş dakika sürdü. İnsanlar çığlık atıyor, ağlıyor, yardım için bağırıyordu. Bir arkadaşımız hemen bizi organize etti. Evlerden kovalar, ne bulduysak su doldurup getirdik. Yapabileceğimiz tek şey yardım gelene kadar alevlerin evlerimize gelmesini engellemeye çalışmaktı. Karadan yardım bir saat sonra, havadan ise ancak 2-3 saat sonra geldi. Çok korkunçtu. Ormana giren çıkanı gören kameralar var, radarlar var bu bölgede. Bu yangına nasıl bu kadar geç müdahale olur, anlamıyorum.”

Erol’un mahallesi orman ile yerleşim yerleri arasındaki sınırı oluşturuyor. Yanan ormanın girişinde hâlâ içi su dolu kovalar duruyor. Ormanın içinde ilerledikçe ısının ne kadar yüksek olduğu hemen hissediliyor.

“Bakın bu orman yandı bitti, ama yangın tehlikesi hâlâ sürüyor. İçerisi o kadar sıcak ki, rüzgar estiğinde köz hâlindeki parçalar yeniden alev alacak. Artık bizim elimizden gelen hiçbir şey yok. Bu kovalarla ıslatalım, ama nereye kadar ıslatalım, ne kadarlık bir alanı ıslatalım? Yine de gelip kontrol ediyoruz. Zaten üç gündür uyku uyuduğumuz yok. Gözümüz sürekli ormanda. Burnumuz havada duman kokusu takip ediyoruz. Bundan sonra nasıl yaşayacağız bilmiyorum.”

Konuştuğum diğer insanlar gibi Erol da konu hayvanlara geldiği zaman ağlamaya başlıyor. Zaten konu hep hayvanlara ve ağaçlara geliyor. Bu geniş orman dört ayrı taraftan yandığı için hayvanların kaçış imkânı kalmamış. Canlılar insanların gözleri önünde yanmış; onları görüp, duyup bir şey yapamamak buradaki herkes için büyük bir travma. Zaten insanların yardım için bir araya geldiği konulardan ilki bu olmuş. Bölgedeki veterinerler ve gönüllüler ellerinden geldiği kadar hayvanları kurtarmak, yaralıları tedavi etmek için organize olmuş. 

Erol ile konuşurken sıklıkla uzun esler veriyoruz. Ağlamak istemiyor belli. Bir süre susuyor, sonra kendi anlatmaya başlıyor: “Civar köylerin çoğu arıcılıkla uğraşıyor. Yakın arkadaşım arıcı o köylerden birinde. Onunla sürekli haberleşiyorduk; orası ne durumda, burası ne durumda… Onun köyü tamamen yandı. Bitti, gitti tüm arılar, kovanlar. Adam da bitti. Kendisine gelir mi bundan sonra, bilmiyorum.”

Biz konuşurken tam üzerimizden yangın bölgesine giden bir helikopter geçiyor. Erol yarı tebessümle izliyor bir süre. Sonra bana dönüp: “İki çocuk yaktı diyen var, terör diyen var, o yaptı, bu yaptı diyen var. Bu yangınlar ihmalkarlık yüzünden kardeşim, ihmalkarlık. Yangın çıkar, ormanda da çıkar, evinde de çıkar. Sen önlem olarak evinde yangın söndürme tüpü bulundurursun. Yangın çıktığında alır o aleti kullanırsın ve yangın söner. Ama böyle beklersen müdahale etmek için, her şey kül olur, evin yanar, komşuna sıçrar, iş kontrolden çıkar işte. Ülkeni tanıyacaksın, iklimi bileceksin, ihtimalleri yok sayıp önceliklerini başka türlü sıralamayacaksın. Konuşturma beni daha fazla.” Yine manidar bir tebessümle susuyor. 

İçmeler’in sahil bölgesine doğru ilerliyoruz. Sıcaktan dolayı kamera ve telefonlar arıza veriyor. Bir kafede soluklanıyoruz. Kafeler açık olsa da ortam pandemi sürecini andırıyor. Masaların bazısı servise kapalı, bazısı açık. Elektrik olmadığı için içecek servisleri kısıtlı. Zaten bugünlerin bekleneni müşteriler değil, yangın söndürme helikopterleri. 

Oturduğumuz kafenin sahibi Serdar, mekânın önünde, yola koyduğu sandalyede. Yanında burada yaşayan birkaç kişi. Hepsi sessiz. Koyun sağ tarafındaki tepede yeni başlayan yangına dönük kafaları. Serdar da bu bölgede başlayan ilk yangına müdahale etmeye çalışan ekibin içindeymiş. Bazı arkadaşları yaralanmış: ‘‘Burası bizim iş yerimiz değil sadece, burada yaşıyoruz biz. Bu yanan yer bizim için çok önemli. Evim yansın yanmasın, alevlerin üzerinden geçtiği her noktada ben yanıyorum ya! Geleceğimiz, geçmişimiz gözümüzün önünde yanıyor.”

Çok kısa bir süre sonra koyun sol tarafından da dumanlar yükseliyor. Sahilde pek fazla insan yok. Olanlar da aralıklı olarak ya kuma havlu atmışlar ya da kamp sandalyeleri açmışlar. Ayakta olanların eli belinde genelde. Kafaların dönük olduğu yön, hangi yangının şiddetlendiğini gösteriyor. Kumsal ile yeme-içme mekânları arasında dar bir yol var. Yolda bisikletleriyle geçenler ara sıra durup yangınları kontrol ederek devam ediyorlar gidecekleri yere.

Yol kenarında ise otel ve kafe çalışanları dizi dizi oturmuş, yine aynı yöne bakıyorlar. Ben de onların yanına oturuyorum bir süre. Önümde biri ileri geri, hızlı hızlı adımlıyor. Yangınları ihbar etmek için telefon açmış. Sesi telaşlı: ‘‘Lütfen çabuk gelin. Kaç defa aradım, hâlâ helikopter gelmedi. Bakın, çok çabuk yayılacak bu. Rüzgar var.” Sağdaki tepede çıkan bu yangın için ilk helikopter yaklaşık 45 dakika sonra geliyor. ( O tepede başlayan yangın iki gün boyunca devam etti. Bugün ben bu yazıyı yazarken, o bölgenin büyük bir bölümü yandı. Daha geniş bir alan bu yangınlardan dolayı tahliye edildi.) 

Yangınlar yayıldıkça sahildeki sıcaklığa ek olarak duman ve kül de artıyor. Sahilin solunda  yanmakta olan alandan bir genç, elinde tişörtü, bize doğru koşarak geliyor. Saçları terden sırılsıklam. Yolda bekleyen arkadaşı durumu öğrenmek için durduruyor koşan genci. Genç anlatıyor: “Su taşıyorduk abilere, ama çok yaklaştı alevler oğlum, duramıyoruz artık orda. Havadan gelmeleri lazım havadan. İbo’ların yer var ya, onun yukarısı gitti oğlum, hepsi yandı.”

Hava kararıyor. Dört bir tarafta alevler beliriyor. Rüzgar estikçe patlama misali büyüyen alevler rüzgar durunca sönmüş taklidi yapıyor. Böyle böyle yayılarak devam ediyor tepelerdeki kırmızılıklar. İnsan nasıl bir sabaha uyanacağını bilmek istemese de merak ediyor. 

Zor da olsa yangınlardan nispeten uzak bir bölgede bir otel buluyoruz. Şanslıyız, çünkü bu bölgedeki tüm oteller hem tahliye edilen otellerden gelenler hem de geceyi biraz da olsa güvende geçirmek isteyen Marmarislilerle dolu. 

Sabah 5 gibi duman kokusuyla uyanıyorum. Odamdan çıkıp sahile gidiyorum. Otel çalışanları sıra sıra kuma oturmuş, havayı koklayarak yangınların durumunu tahmin etmeye çalışıyorlar. Kerim çok endişeli: “Bu koku yeni bir yangın demek. Muhtemelen bize yaklaştı.” Sedat Marmarisli, evi tehlike altında, her an boşaltılabilirmiş. Artık iş yeri için de endişeli: “Buraya gelirse kaçacak hiçbir yerimiz yok. Burası da kül olur.” Kendileri için hazırladıkları çaydan bana da veriyorlar. 

İki saat sonra yola çıkıyoruz. Sedat’ın dediği gibi, bulunduğumuz bölgenin çok yakınında yeni yangınlar başlamış. Bir tanesi biz yoldayken hızla yayılıyor. İtfaiyeler bir ileri bir geri, sürekli yayılan yangına yetişmeye çalışıyor. Jandarma, trafiği ekip araçları için düzenlemeye çalışıyor. Ara ara önce siren sesleri, sonra ambulanslar gelip geçiyor. Ormandan o kadar çok duman çıkıyor ki, hava kararıyor. Datça yolu kapatılıyor. Geri dönüyoruz. 

Bir süre Marmaris merkezdeyiz. Burada turist sayısı diğer bölgelere göre daha fazla. Yangınların çoğu karşı kıyılarda kalıyor, dolayısıyla merkez kıyıları yangını izleyen insanlarla dolu. Tek başına oturanların elleri önde birbirine geçmiş, çiftler birbirine sarılıyor.

Ali ile Deniz okul arkadaşı, ikisi de 16 yaşında. Ben gelene kadar sessizce oturuyorlardı, ayakları denize doğru sarkık, gözleri yangına kilitlenmiş. Bir süre öyle muhabbet ettik; havadan sudan derdim, ama aslında yine yangınlardan konuştuk. Bu gençler sadece oturup yangını izlemiyorlar, yangınla tanışıyorlar sanki. Saatlerce oturup nasıl hareket ettiğini, neye nasıl tepki verdiğini inceliyorlar.

Bir noktada Deniz şöyle diyor: “Abla, bazen ne düşünüyorum biliyor musun? Sanki bu yangınları izleye izleye ben de onlar gibi oldum. Hani bu yangınları tahmin edemiyorlar ya. Bir de hani rüzgar çıkıyor, birden yön değiştiriyor, coşuyor, azalıyor falan ya. Helikopterler su bırakıyor, bana mısın demiyor. Birkaç gündür ben de duygularımı tahmin edemiyorum. Bazen çok kızıyorum birilerine, hani niye önlem almadılar diye. Sonra bazen birden çok üzgün hissediyorum. Ağaçları düşünüyorum, bizim yeşilimiz gitti diye, hayvanları düşünüyorum, ağlamak istiyorum. Sonra birden tekrar kızıyorum. Mesela biraz önce çok üzgündüm. Sonra arkamda birisi fotoğraf çektiriyordu, hani arkada yangın görünsün. Arkadaşına güzel oldu mu diye sordu. Ben çok kızdım. Burda güzel olan hiçbir şey yok diye.” Ali gülmeye başladı. Deniz kızınca o sakinleştirmiş: “Vallah birden parladı abla, zor tuttum. Denizde yangın var.” Biraz gülüşüldü, sonra kafalar tekrar karşıdan tüten dumanlara döndü. 

Çocukken bir şeylerden kaçmak istediğimde gözümü kapatıp gittiğim bir ormanım vardı. Ben gelince hemen etrafımı hayvanlar sarardı; kaplan, orangutan, kartal, aslan, baykuş… Sakin sakin gelirlerdi etrafıma. Öyle huzur bulurdum. Beni uykudan uyandıran kabusum da, o ormanda çıkan yangındı. Marmaris’e gitmek, yangınları kokusuyla, sesiyle, sıcağıyla hissetmek birçok insan gibi benim için de çok zordu. Uzun zamandır haber yapmak için gittiğim hiçbir yerde bu kadar zorlandığımı hatırlamıyorum. Bu yolculukta beni kabustan uyandıran, alevlerin içinde durmadan mücadele eden itfaiyecileri görmek oldu sanırım. Onlar öyle alevlerin içine içine dalarken, “izlemeye tahammül edemiyorum” deyip arkamı dönmek büyük ayıpmış gibi geldi.