Rize İkizdere’de Cengiz İnşaat’ın yapmak istediği taş ocağına itiraz eden köylülerin direnişini, dayanışma için İkizdere’ye giden aktivist Eren Dağıstanlı ile konuştuk: “Niye İkizdere’yi konuşuyoruz, niye bu videolar, fotoğraflar insanları bu kadar etkiledi? Çünkü, nefes alamıyoruz. Şu anda Türkiye’de kimse nefes alamıyor. Hem fiili olarak hem politik olarak insanlar nefes alamıyor. İkizdere’de, sonucu her ne olursa olsun, bir avuç cesur insanın onurlu mücadelesi insanlara nefes aldırdı.” Dağıstanlı söyleşimizde direnişin nedenlerini, salgın yasaklarının direnişe etkisini, köylülerin yıkılan yaşam alanını, İkizderelilere sosyal medyadan yapılan eleştirileri değerlendirdi.

Söyleşi: Duygu Dağ, Volkan Işıl   Fotoğraflar: Eren Dağıstanlı

 

İkizdere’de neler oluyor?

İkizdere Eskencedere Vadisi’nde (köylülerin ağzıyla “Eskenci” bölgesinde) bir taş ocağı projesi var. Bu taş ocağı projesine karşı köylüler fiili olarak nöbet tutuyor, bir direniş sergiliyor. Dayanışma için gidenlerle birlikte pandemi yasaklarının elverdiği ölçüde ben de üç-dört gün köylülerin bu nöbetine katıldım. 23 Nisan’da köylülere karşı fiili bir müdahale başladı. O gün sokağa çıkma yasağının olduğu, dayanışma için insanların gidemediği bir gündü. Arkasından hafta sonu geldi, yine yasaklar vardı. Pazartesi gününden tam kapanmaya geldiğimiz güne kadar biz de orada insanlarla dayanışarak taş ocağına karşı bir nöbet sergiledik. Şu anda da bu nöbet fiili olarak devam ediyor.

 

Nedir köylülerin derdi?

İyidere-İkizdere arasında yapılacak olan bir lojistik liman projesi var. Bu lojistik liman denize inşa edileceği için dolgu çalışması gerekiyor. Bu dolgu için gereken taşın da oradan, o bölgeden çıkarılması düşünülüyor. Daha önce de şu anda direnilen noktanın biraz yukarısında, Ayı Peteği denilen bir noktada bir taş ocağı projesi vardı. Buna karşı açılan dava yürütmeyi durdurma ile sonuçlandı. Sonra buna itiraz edildi, Danıştay’a gitti, aynı alanda yapılmak istenen başka bir projenin yürütmeyi durdurma kararı var. Bu projede, Cevizlik dediğimiz, İkizdere Eskencedere dediğimiz bölge, köyün olduğu yer. Türkçe ismi Gürdere, eski ismi Ethone olan köyde; yeni bir projeyle taş ocağı açılarak dolgu malzemesinin buradan çıkarılması düşünülüyor. Tabii ki, bunun sadece o projeyle kalmayacağı, arkasından başka projelerin geleceği öngörülüyor. Bir de kapasite artırım projesi ön planda. Toplamda üç tane taş ocağı projesi kaplıyor bu bölgeyi. Bunların büyüklüğü 300 hektar, yani 420 futbol sahası. Her 4 metrekarede bir ağaç olsa, en iyimser rakamla 750 bin ağacın kesileceğini söyleyebiliriz. Mevcut taş ocağının ruhsat süresi 75 yıl! Diğer iki taş ocağından birinin 35 yıl olduğu söyleniyor. Toplam 17-18 milyon ton taş çıkarılacak deniyor. Bunlar mevcut ÇED raporlarında yazan rakamlar. Köylüler de buna karşı; sıkışmış bir vadide, sıkışmış bir köyde kendi alanlarını koruyorlar.

 

Fotoğraf: Eren Dağıstanlı

İkizdere Vadisi’nde HES’ler de bulunuyor. Daha önce böyle bir toplumsal itiraz olmuş muydu?

Aslında İkizdere, HES karşıtı mücadelede 2000’lerin başında mücadele etmiş. Direnişin sürdüğü köye çok yakın HES projeleri de var. Bunlara karşı zamanında davalar açıldı. Bazıları durduruldu. İkizdere Vadisi doğal sit alanıdır. Taş ocağı yapılacak yer, sit alanının yaklaşık üç kilometre aşağısında kalıyor. Yukarısı sit alanı, aşağısı taş ocağı. Kağıtla kesilmiş gibi. Yukarıda doğal özellikler, bitki örtüsü, fauna var da aşağıda yok mu? Sadece İkizdere Vadisi değil, Karadeniz’in her alanı şu anda zaten baştan ayağa kadar talan edilmiş durumda. Artık ücra köşeler kaldı, Eskencedere (Ethone) dediğimiz bölge böyle bir yer. İkizdere’nin yukarısında Ovit Tüneli yapıldı, aşağıda tüneller devam ediyor, dağlar delindi, hemen aşağısında zaten HES’ler var, başka taş ocakları var. Yani ana vadinin, ana hattın üzerinde talan edilmemiş hiçbir yer zaten kalmamış, oraya gidip gelenler bunu görüyor. İnsanların bir köyü kalmış, oraya sıkışmışlar. Kendilerini oraya çekmişler; arıcılığı, hayvancılığı oralara kadar çekmişler. Ufacık bir köyden bahsediyoruz; komple bir köyü taş ocağı yapmaktan bahsediyorlar! Ne hayvanların ne de insanların nefes alacak, vadi içerisinde kaçacak yerleri kalmamış zaten. Belli ufak yerlere kaçmışlar, şu anda direnişin olduğu sıcak bölge de bunlardan biri. Köyün içinden ufak bir dere akıyor, insanların içme suyu kaynağı. Taş ocağına gidecek yol yapılıyor, hafriyat olduğu gibi o ufacık derede. O derede balıklar var, alabalık var. Oraya hafriyat döküyor şu anda iş makinesi. Bir günde içme suyunun rengi değişir mi? Bir günde ya! Makine çıkmadan önce musluktan içilebilir su akarken, şu anda musluktan çamur akıyor. 

Karadeniz’in her vadisi bir şekilde talana açılmış durumda. Karadeniz sahil yoluyla başlayan, taş ocakları, HES’lerle vadi içlerinde devam eden bir yıkım var. Yukarılara doğru gittikçe yol çalışmaları, en tepeye gittiğimizde de Yeşil Yol dediğimiz bir felaket var. Bunların tamamı İkizdere’de mevcut. İkizdere halkı 2000’lerin başında HES’lere karşı bir mücadele verdi, bazı projeler durduruldu, bazıları yapıldı. İkizdere, HES karşıtı mücadelede, su hakkı mücadelesinde büyük toplantılara ev sahipliği yapmış bir yerdir, doğal olarak İkizdere insanı bu duruma yabancı değil. Ancak İkizdereli’nin uzun yıllardır karşı karşıya gelmediği bir durum var: Jandarma ile halkın bu denli fiili karşı karşıya gelişi.  

 

Direnişin sosyal medyaya yansıyan görüntülerinde kadınlar ön planda görünüyor. Bu stratejik bir tercih mi, yoksa kadınlar gerçekten mücadelenin öznesi olarak mı en önde duruyor?

Bunlar ekoloji mücadelesi verenlerin ilk defa karşılaştıkları fotoğraflar değil. Gerze’de, Solaklı’da, Kazdağları’nda, Cerattepe’de, Arhavi’de ve şu anda ismi aklıma gelmeyen birçok yerde böyle fotoğraflarla karşılaştık. Kadınlar, elbette ki burada bir sembol olarak önde durmuyor. Öyle olsaydı, bu kadar çok fotoğrafla karşılaşamazdık, bir yerde sırıtırdı. İkizdere’deki durum şu: o toprak, o dere, oradaki doğayla ilişkiyi daha samimi kuranlar, kadınlar. O derelere destan yakanlar, kadınlar. O dereden suyunu alanlar, kadınlar. Orada ot biçenler, kadınlar. Kadınların oradaki mücadelesini veya hikayesini anlatmak benim haddim de değil, işim de değil. Kadınların direngenliğini, hikayelerini ancak kendileri anlatabilir. Yakın zamanda kadınlar yeni bir destan yaktılar, köydeki dereyle alakalı. Aslında o her şeyi anlatıyor. Stratejik olarak, -sembolik olarak demiyorum- şöyle bir durum oldu; ilk müdahale günü kadınların üzerinden geçerek erkekleri gözaltına aldılar. Kadınları gözaltına almadılar, sürüklediler, ittiler ve erkekleri gözaltına aldılar. Böyle olunca kadınlar da eşleri, çocukları, kardeşleri, yeğenleri gözaltına alınmasın diye daha önde durmaya başladı. Madem bizi almıyorlar, ancak böyle üzerimizden geçiyorlar, o zaman biz daha önde duralım, onlara bir şey olmasın, eşlerimizi, çocuklarımızı, kardeşlerimizi, akrabalarımızı vermemiş oluruz mantığına büründüler. Gel gelelim, iki gün önce de iki kadın gözaltına alındı.

 

Fotoğraf: Eren Dağıstanlı

 

Cengiz Holding’in başka projeleri de var, bunlara itiraz eden başka yerel çevre mücadeleleri var. İkizdere’deki köylüler, içinde bulundukları durumu tekil bir vaka üzerinden mi okuyor, yoksa bölgedeki diğer direnişlerle kendilerini ilişkilendiriyorlar mı?

Köylülerin yaklaşık %95’i ilk defa böyle bir şeyle karşılaşıyor. Pek haberleri yok durumdan. Diğer yerleri duymuşlar, ama başka yerlerde direnen insanlarla ilişkiye geçmeleri bugünkü direnişle olmuş. Daha öncesinde ne bizle, ne başka insanlarla bir ilişkileri yok. Hatta, şöyle komik bir anı anlatayım. Oradaki gençler “Olduk terörist” dediler, “olduk terörist”. Dedim ki, “Daha durun, daha olacaksınız.” Hani herkes 15 dakikalığına meşhur olacak gibi, herkes bu ülkede bir gün terörist olacak, bundan kurtuluş yok. Direnişin ana hattına baktığımız zaman, işin yürütücüleri (platform ya da dernek diyebiliriz) Karadeniz’in diğer yerlerinde ne olduğunun, meselenin farkındalar. 

AKP heyetinden Hayati Yazıcı alana gitmek zorunda kaldı, buna gözlerini kapatamadılar. Çünkü, gerçekten kendi tabanlarının çok büyük bir feryadı var. Köylüler, “Bu taş başka yerde yok mu? Karadeniz’de her yerde var” diyor. Aslında söyledikleri çok tehlikeli bir şey, ama bir yandan da can havliyle bakanı ikna edebilecek argüman olarak buna sarıldılar. Gerçekten de bu taş Karadeniz’de her yerde var. Bürokratlar ve şirket “Bu taş bir tek burada var” diyor. Bu çok büyük bir yalan. “Orayı doldurabilecek taş İkizdere’de var” diyorlar. Gönül ister ki, hiçbir yere bu yapılmasın. Lojistik limana daha yakın bir alanda mevcut açılmış taş ocağı olduğu söyleniyor. “Niye oradan almıyorsun da buradan alıyorsun?” diyor köylüler. İnatla, “Burası bozulmamış, bırakın böyle kalsın” diyorlar aslında. Köyün %100’ü direnişte dersek yalan olur. Köyün belli bir bölümü direnişte ve mevcut sayılarıyla ne yapılabiliyorsa en fazlasını yapmaya çalışıyorlar.

Diğer mücadeleleri de duyuyorlar, öğreniyorlar. Kazdağları’ndan gelen mesajlara şaşırıyorlar. Türkiye’nin dört yanından onlara destek veren insanları görünce çok şaşırıyorlar. “Nasıl oluyor, bizim sesimiz nasıl duyuluyor?” diyorlar. Bu, hem ekoloji mücadelesinin sesinin gür çıktığını gösteriyor hem de dayanışma ekoloji mücadelesinde biraz daha yaygın galiba. İnsanlar birbirlerine daha çok destek mesajı yayınlıyor. İkizdereliler bu konuda hem şaşkınlar hem çok mutlular. Tek dertleri, alanda yalnız kalmak. Çünkü, yasaklar nedeniyle ne dışarıda yaşayan İkizdereliler alana girebiliyor, ne dayanışma için gidenler. Şu anda yalnızca avukatlar ve vekiller ulaşabiliyor, bir dayanışma örneği gösteriyorlar. 

 

Salgına yönelik alınan kapanma tedbirleri buradaki durumu nasıl etkiliyor?

Biz niye İkizdere’yi konuşuyoruz, ondan bahsetmek lazım. Niye bu videolar, fotoğraflar insanları bu kadar etkiledi? Çünkü, nefes alamıyoruz. Şu anda Türkiye’de kimse nefes alamıyor. Hem fiili olarak hem politik olarak insanlar nefes alamıyor. Dört tarafı sarılmış insanların; işleri yok, aşları yok, büyük ekonomik sıkıntılar var, pandemi kaynaklı yoksullaşma devam ediyor. Fiili olarak da nefes alamıyorlar, yüzlerinde maske var insanların. İkizdere’de, sonucu her ne olursa olsun, bir avuç cesur insanın onurlu mücadelesi, oradaki duruş ve irade insanlara nefes aldırdı. Bir nefesti o. 

Pandemi neden oldu? Koronavirüs neden var? İklim krizi ile bağlantısı ne? Bunları düşünmemiz gerekiyor. Dünyadaki doğal alanların yok edilmesiyle bundan sonra başımıza gelecek salgın hastalıklar arasındaki ilişki apaçık ortadayken, insanlar nefes alma mücadelesi veriyorken, bence pandemi yasakları bu insanları kapsamamalıydı. Bence bu insanlar, pandemiyi bitirecek olan insanlar. Ama tam kapanma, ne yazık ki ülkemizde halka tam kapanma. Emekçilere tam kapanma yok, çarklar dönmeye devam ediyor. Talancı şirketlere, rantçı şirketlere, beşli çeteye, Cengiz’e tam kapanma ne yazık ki yok. Bunu, Allah’ın bir lütfu olarak görüyorlar ve Allah’ın bir lütfu olarak da bırakın tam kapanmayı, pazar günü bilen iş makinesi çalıştırıyorlar. 

Pandemi ve yasakları konuşuyorsak şunu söylemekte fayda var. Türkiye’de çevre mücadelesi, ekoloji mücadelesi dendiği zaman yerelde ve mahkemelerde, her alanda, ilk olarak Anayasa’nın 56. Madde’si karşımıza çıkar. 56. Madde “Herkesin bir çevrede yaşama hakkı vardır” demez, “Herkesin, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşam hakkı vardır” der. Çevre hakkı ile sağlık hakkı ve yaşam hakkı, aynı maddede tahsis edilmiştir. İkizdere’deki insanların yaptığıyla bir doktorun hastanede yaptığı arasında bence zerre fark yok. Bu köylüler kendi deresi, dağı, bayırı, çayırlığı, bahçesine çıktı diye ceza kesilemez. Şu anda cayır cayır ceza kesiyorlar. Köylüler, “Bu cezaları göze alarak geldik buraya, kesin” diyor. Ama kesilen cezalar yok hükmündedir. Çünkü, bu insanlar bugün hastanede görev yapan sağlık emekçileri gibi sağlık hakkını savunmakta. Sağlıklı bir çevrede yaşam hakkını savunmakta. Olaya böyle bakarsak çok anlamlı olacak. 

 

Fotoğraf: Eren Dağıstanlı

 

Bölgenin çoğunluğunun hükümete oy vermiş olması üzerinden sosyal medyada yapılan paylaşımları nasıl yorumluyorsun? 

Yüzde 80’e yakını AKP’ye oy vermiş bir yerde bu direnişin olması, çok pozitif, çok onurlu bir şeydir. Bu kadar yüksek oy almış bir yerde bu direniş varsa, bu insanlar cesaretinden ötürü alkışlanmalı. Bu kadar yoğun bir hükümet desteğinin, iktidar gücünün olduğu bir alanda böyle bir ses çıkması ancak alkışlanabilir. 

Geceden sabaha bir değişim ya da dönüşüm bekleniyor sanırım. AKP’ye oy vermiş olduklarını anlayıp hazmettiler, “Yine AKP’ye oy verecekler, boşuna uğraşmayın”a döndü. Olabilir, verebilirler. Sihirli bir değnekle o insanların değişeceği düşünülüyor. Türkiye tarihinin en büyük direnişi Gezi Direnişi’dir. Bunu iktidar da dilinden düşürmüyor. 2013 yılında İstanbul’da oldu. 2014 yılında yerel seçimler yapıldı, İstanbul’u AKP kazandı, bir sene sonra. Beyoğlu’nu hâlâ AKP kazanıyor. Gezi Parkı, Beyoğlu sınırları içinde yer alıyor. Bunu nereye koyacağız, hangi oy dengesiyle açıklayacağız? 

İnsanlar direniyorlar, “AKP’ye oy vermeseydiniz, oh olsun” diyorlar. CHP’ye oy verilen yerde bir direniş olduğunda da “Direnmeyin, AKP’ye yarar” diyorlar. Belediye işçilerinin grevinde, “AKP varken niye direnmediniz?” dediler. Yarın iktidar değişse, böyle bir direniş olsa, aynı kitle muhtemelen “AKP varken direnmediniz” diyecek. Evet, orada sayıca az olan bir güruh var ve evet, AKP’ye oy vermiş insanlar da var. Bir kişi dahi olsa, o insanın yanında durmaya devam edeceğiz. Örneğin, Rize Andon Vadisi’nde tek bir kişi, Kazım Amcamız, ineğini satıp dava açtı, HES’lere karşı direndi ve kazandı. 

Ben hayatımda AKP’ye oy veren gürgen ağacı görmedim. Ben hayatımda AKP’ye oy veren dere görmedim. Ben hayatımda AKP’ye oy veren kırmızı benekli alabalık görmedim. Herhangi siyasi bir partiye oy veren bir balık görmedim, sadece AKP’ye değil. Elbette sadece insanların değil; kurdun, kuşun, tüm canlıların yaşam hakkını savunuyoruz. İkizdere, sadece Rize’nin değil; Rize, sadece Karadeniz’in değil; Karadeniz, sadece Türkiye’nin değil; kocaman bir ekosistemin, dünyanın bir parçası. Dünya, nasıl ki sadece insanların merhametine bırakılmayacak kadar kıymetli bir yerse, İkizdere de ne AKP’nin ne İkizderelilerin ne de sadece biz insanların insafına ve iktidarına bırakılmayacak kadar kıymetli bir ekosistemdir. Buradaki ekosistemi savunmak da sandığa düşen oyla değil, birazcık daha farklı bir direnişle mümkün oluyor. Başka bir akılla, başka bir özveriyle mümkün oluyor. 

O arkadaşlarımıza -“oh olsun”cular- gerçekten çok öfkelendik. Ama yine de şunu söylüyoruz onlara: Lütfen kalkın, İkizdere’ye gelin. Ya gelip o insanların yüzüne, gerçekten varsa cesaretleri, ‘oh olsun’ desinler; eğer yapamıyorlarsa da Cengiz’in kepçesinde operatör olarak çalışsınlar, güvenlik olarak çalışsınlar.  “Oh olsun” demekle arasında bizce bir fark yok. 

Bir de umudumuzu yeşertenler var, her şeye rağmen “Oh olsun” demeyenler. Cumartesi Anneleri, İkizdere’deki kadınlara ses veriyor. Mermer ocağına direndiği için evinde silahlı saldırıda öldürülen Ali Ulvi – Aysin Büyüknohutçu çiftinin çocukları Emine Büyüknohutçu, iki gündür bu taş ocağı için ses veriyor. Bakın, bu insanların aileleri yok edildi, onlar “Oh olsun” demiyor. “Oh olsun” deme hakkını elinde bulundurabilecek birileri varsa, herhalde onlardır. Feminist avukatlar, kadın mücadelesi verenler; direnişin ilk gününden beri İkizdere’deki kadınlara ses veriyorlar. Her gün bir kız kardeşini kaybeden, her gün kadın cinayetlerinde yoldaşlarını, arkadaşlarını kaybeden insanlar “Oh olsun” demiyor.